Atatürk'ün sanat ile ilgili sözleri
Atatürk tarafından yazdırılmıştır :Güzel sanatlarda muvaffakiyet,
bütün inkılâpların muvaffak olduğunun en kesin delilidir. Bunda muvaffak
olamayan milletlere ne yazıktır! Onlar, bütün muvaffakiyetlerine rağmen
medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum
kalacaklardır. 1936 (Cevat Abbas Gürer, Cum-huriyet gazetesi, 10.
11. 1941)
Tiyatro sanatçılarına söylemiştir:Efendiler... Hepiniz
mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz;
fakat, sanatkâr olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu
çocukları sevelim...1930 (İ. Galip Arcan Anlatıyor, Ses
dergisindenalıntı, Sümerbank dergisi, cilt: 3, sayı:29, 1963)
Elini öpmek isteyen tiyatro sanatçılarına söylemiştir:
Sanatkâr el öpmez; sanatkârın eli öpülür!1930 (Vasfi Rıza Zobu,
OGünden Bu Güne, s. 323)
Bursa’da temsil veren tiyatro sanatçılarınza söyledikleri:Sizleri
çok takdir ederim. İnkılâbımızda sizin de mühim hizmetleriniz vardır.
Sanatınızı meslek edinerek azmetmenizi, arkadaşlarınızla samimî olarak
geçinmenizi bilhassa tavsiye ederim. Sizin vatana en büyük hizmetiniz,
Anadolumuzu baştan başa dolaşıp halkımıza sanatın ne olduğunu anlatmanız
olacaktır. 1926 (Atatürk’ün S.D.V, s. 44)
Yabancı bir ressamın yaptığı yağlıboya portresinde, bazı arkadaşlarının
benzeyişte kusur bulmaları üzerine söyledikleri: - Olabilir! Fakat
inanır mısınız, bu portre bir aralık bana son derece benzemişti; fakat,
üstat durmasını bilmedi! Sanatkârlar, komutanlar gibi durmasını
bilmelidirler; aksi takdirde vardıkları başarı düzeyinden iniş başlar.
(Atatürk’ten B.H., s. 39)
Edebiyat denildiği zaman şu
anlaşılır: Söz ve mânayı, yani insan dimağında yer eden, her türlü bilgileri
ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya
okuyanları, çok alâkalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun
içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun,
tıpkı resim gibi, heykeltraşlık gibi bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan
sayıla gelmektedir. Beşeriyette, en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına
dayanan hayatla ve kanla karşılaşmak, kendileri için alında yazılı olan
askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu
topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğunu
hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve nihayet
fedakâr ve kahraman yapıcı vasıtayı, edebiyatta bulur. Bu itibarla,
edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve
koruyacak olan her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri
olduğu, kolaylıkla anlaşılır. Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti Kültür
Bakanlığı, edebiyat öğretiminde şu noktalara, bilhassa ehemmiyet ve kıymet
vermelidir: a) Türk çocuğunun kafasını, fıtrî yaradılışındaki dikkat ve
itinaya göre oluşturmak. Bu, Cumhuriyetin sıhhî düzeni ile alâkadar olan
vekâlete de yönelen bir vazifedir. b) Güzel muhafaza edilen Türk kafa ve
zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu, bilhassa Kültür Bakanlığı’nın
vazifesidir. Bununla birlikte olarak, istidatlı Türk çocuk kafalarına müspet
ilim ve maddî teknik mefhumlarını, yalnız nazarî olarak değil, aynı zamanda
pratik vasıtalar ile de yerleştirmek. c) Bir taraftan da, Türk kafalarındaki
kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki
yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan, tabiî bir tarzda ve
olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak. Bunlar yapılınca, netice şu
olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun ifade ve anlatış tarzı, Türk çocuğu
yazarken, onun ifade üslûbu, kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola
götürebilecek bu kabiliyeti sayesinde, Türk çocuğu kendisini dinleyen veya
yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek,
ulaştırabilecektir. Bu edebiyat telâkkisi, böyle bir edebiyat öğretimi
sayesindedir ki, edebiyat anlamından anlaşılan gayeye varmak mümkün
olabilir. 1937 (Afetinan, AtatürkHakkında H.B., s. 272-273)
İnsanlarda birtakım ince, yüksek ve
temiz duygular vardır ki insan onlarla yaşar. İşte o ince, yüksek, derin ve
temiz duyguları en ziyade duyabilen ve diğer insanlara duyurabilen, şairdir.
(Ahmet Cevat Emre, Muhit Mec., Sene : 1, No. 2, 1928, s. 65)
29 Ağustos 1928 akşamı Dolmabahçe
Sarayı’nda çoğunluğu şair ve yazarlardan kurulu bir sofrada şair Halit Fahri
Ozansoy’a yazdırmıştır :Kesinlikle, dahil olduğun parlak Türk devrinde şair
olduğunu ispat edeceksin. Şiirlerin şen, neşeli, faal Türk milletinin
sevinç, neşe, faaliyet, his ve hareketlerini şakıyacaktır. Buna
mevcudiyetini hasredeceksin! Kökü çok büyük olan, dalları ondan daha büyük
olacak olan bir ırkın çocuğu olarak, mensup bulunduğun millete lâyık şiirler
yazacaksın. Bunu yaparsan kimse itiraz edemez ve kabul ediyorum ki, o zaman
muvaffak oldum diyeceksin. 1928 (Halit Fahri Ozansoy, Edebi-yatçılar
Çevremde, 1970, s. 263)
devamını okumak
için lütfen tıklayınız
ana sayfaya dönmek için lütfen
tıklayınız